taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2009 Salı

Islak İmza

Türkiye ilk olarak Baransu'nun Taraf gazetesindeki haberiyle duyurduğu "AKP ve Gülen'le Mücadele Planı"yla bir kez daha çalkalanıyor.
Taraf gazetesinin aylar önceki (06.2009) haberinde, Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığını iddia ettiği belge ve ilgili iddialar, askeri yetkililer tarafından "hukuki süreçte belgenin orjinali ortaya çıkmadığı müddetçe belge sadece kağıt parçasıdır" açıklamasıyla karşılık bulmuştu. Ardından askeri savcılıkça açılan soruşturma ise kısa sürede delil yetersizliğinden sona ermişti. Bu süreçte kamuoyu ikiye bölünmüş; kimi olayı bir cunta girişiminin belgelenmesi kimi de henüz kanıtlanamamış bir işgüzarlık olarak nitelendirmişti.

Tartışmalar unutulmaya yüz tutmuşken dün gelen bir haberle olay yeniden alevlendi. Zira belgenin orjinali (altında ıslak imza ile) kimliği belirsiz biri tarafından bundan 12 gün önce postaya verilmiş ve savcıların eline ulaşmış durumda. Dursun Çiçek'in avukatı ise "Islak imza da taklit edilebilir" diyor. Bunların yanında belgenin derhal basına sızması ise benzer davalarda yaşanan skandallardan birini daha doğurdu, hem savcılık makamı hem de TSK bu durumda yakındı.

Bu yeni ihbarda ise EK-B (Bilgi Destek Çalışması) adlı bir bölümün daha bulunduğu söyleniyor. Bu belgenin muhteviyatı kadar "Genelkurmay Başkanı'nın emriyle" hazırlandığı ibaresi de ses getirdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Yaşar Büyükanıt. Hem ilk rapor hem de EK-B yazılı ve görsel medyada döndüğü için içeriğini tekrarlamam gereksiz. Ancak iç siyasete bomba gibi düşen bu olayın ardından sivil savcılığın, Taraf'ın ilk haberinden sonra belgeleri imha ettiği iddia edilen 5 ya da 6 eri çağırmasına rağmen bir gelişme yaşanmaması sonucu Genelkurmay'a ihbarlı davet gönderdiği söyleniyor. Genelkurmay ise bugün yaptığı açıklamada belgenin basına yansımasından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken, hukuki sürecin işlemesi gerektiğini ve hukukun üstünlüğüne saygı duyduklarını dile getirdi. Genelkurmay'ın belgenin ilk ortaya atıldığı dönemde yaptığı açıklamayı web sitesinden kaldırdığına dair haberler ise "Zaten yazı hiç konmamıştı" diye yanıtlandı. AKP cephesi ise Arınç, Kılıç ve Erdoğan'ın kah temkinli kah sert açıklamalarıyla durumu yorumladı. Arınç "kağıt parçası" sözüne atıfta bulunarak, şüphelilerin açığa alınması gerektiğini söylerken Kılıç "Sorumlular hesap vermelidir" dedi. Başbakan Erdoğan iddiaların Türkiye'nin taşıyabileceğinden daha vahim olduğunu söylerken muhalefet genel olarak belge haberinin zamanlamasını manidar olarak nitelendirdi. Bugün itibariyle askeri savcılık bu gelişmeler ışığında ivedilikle yeni bir soruşturma başlatmış durumda.

****

Öncelikle demokratik bir hukuk devletinde darbe veya girişimlerine kesinlikle destek çıkılamayacağını, hoş görülemeyeceğini düşündüğümü kenara not edeyim ki bu görüşümün dış sınırını çizsin. Ancak kesin olarak inandığım bir şey daha var ki, o da Türkiye'de yakın gelecekte bir darbe olmayacağıdır. Türkiye, dünya ile ziyadesiyle entegre, demokrasisini akranlarına göre iyi kötü olgunlaştırmaya başlamış ve dahası darbelerle çözüme gidemediğini fark etmiş bir ülke. Ayrıca günümüz fizikî şartları (medya, iletişim, küreselleşme, enerji yolları, ekonomi vs.) da iki üç albayın biraraya gelerek yüksek rütbeleri de bypass ederek yönetime el koyabilmesini imkansız kılıyor. Askerin en üst düzeyinin darbeyle işi olmadığı da defalarca söylenmiş ve zaten aşikar olan bir gerçek.
Peki o zaman neden böyle oluyor?

Türkiye Cumhuriyeti'ndeki ordu algısı elbetteki İsveç veya Polonya'dakinden farklıdır. Ordu ülkemizde, doğru ya da yanlış, milletin doğal bir parçası gibi görülür ve ilk meclisin kurulması da askeri başarılan doğrudan sonucudur. Birçok yöneticimiz de asker kökenlidir. Bunların üzerine Türkiye'nin canını iki kez yakan darbeleri de eklemeyi unutmamak lazım. Dolayısıyla coğrafyamız için ütopik bir katılıkta eleştiri yapacak değilim. Toplum iradesine saygı sadece oy sayısına değil toplumsal eğilimlere saygıyı da gerektirebilir. Bu da asker-iktidar karşılaşmalarını daha da hassas hale getiriyor.

İlk rapor malum, AKP ve Gülen Cemaati'ni irtica odağı olarak gören ve bu tehditi ortadan kaldırmak için ideal sistemin dışına çıkarak çalışmalar yapmayı öneren bir çalışma. İddialara konu olan ikinci belge de ise islamcı hareketlere karşılık verilmesi planına ek olarak DTP ile de mücadele edilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Muhtemelen dünyadaki tüm silahlı kuvvetler az ya da çok, hafif ya da yoğun, belirledikleri iç ve dış tehditleri takip eder, bunların ortadan kalkması için raporlar hazırlar. Türkiye'de ise TSK tarafından iç tehdit olarak görülen (özellikle Gülen Cemaati) hususlarda bu tip raporlar hazırlanmamasını beklemek zaten saflık olur. Bu ister üst düzey emirle gerçekleşsin isterse işgüzar birilerinin tavsiye denemeleri olsun, eğer varlığı kanıtlanırsa çok da şaşılmayacak bir şey. Bu raporlarda önerilenlerin de Siyasi Partiler Kanunu'na yahut Anayasa veya demokrasiye uygunluğunu beklemek de mümkün değil haliyle. İktidar partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından irticaî faaliyetlerin odağı olarak nitelendirilmiş ve cezalandırılmış olması da raporu gerçek olduğu ortaya çıksa dahi savunacaklara, "Bu tespit daha önce yargı tarafından zaten yapılmıştı" bile dedirtecektir.

Peki bu yaşananlar normal mi? Elbette değil, elbette böyle bir demokrasi sağlıklı yürüyemez. Varsayımsal bir ülkede benzer bir durumda siyasi iktidar erki, kendine bağlı olan kurumların tüm sorumlularını derhal azleder, askeri yargıda tespit ettiği olası bir ihmalin de sonuna kadar üzerine gitmenin yanı sıra sistemi de tartışmaya açar ve tüm siyasi iradeler birleşerek bir temizlik yapar.
Öyleyse bizde neden böyle olmuyor, tek sebep darbe korkusu mu?
Yazının başında ülkede darbe ihtimalinin var olmadığına inandığımı söylemiştim, dolayısıyla darbe korkusunun bu sorunları çözmedeki engel olduğuna inanmıyorum. Elbette Türkiye'de egemenliğin paylaşımı hususunda çekişme ve çatışmalar olabilir, ama dünya eski dünya, Türkiye de eski Türkiye değil.
Bence Türkiye'de bu tip sorunların çözülmemesinin sebebi ameliyatta kullanılacak temiz neşter bulunmamasıdır. Askeri yargının manipule edildiğinin iddia edildiği bir ülkede yerine koyabileceğiniz tek başlı yargı sisteminde, sivil yargı bırakın konunun uzmanlarını, halkın gözünde dahi güvenilirliğini yitirme noktasına gelmiş ve iktidar yanlısı olarak görülüyorsa, o neşter o kesiği yapamaz. Hazırlanan raporlarda yer alan çözüm önerilerinin çıkış noktalarındaki tespitler halihazırda yargılamalarla tasdik edilmişse, iktidar geçmişte yaptıkları ve konu olduğu davalarla bu yeni davaları göğüsleyemez ve herkes bir anda çiğ yemiş karnı ağrımış aktörlere dönüşür, kimse parmağını dahi kıpırdatamaz. Örneğin Anayasa Mahkemesi kararıyla ceza almış bir iktidar partisi sonuna kadar iyi niyetli dahi olsa bu ameliyatı yapamaz, çünkü eski günahlar derhal gizli ajandalar, saklı gündemler gibi dedikoduları doğurur. Aynı zamanda askeri ısrarla siyasete durmadan müdahale etmek isteyen, herkesin hemfikir olduğu tek parça bir yapı olarak göstermek de başlı başına sıkıntı yaratır. Ortam hijyenik bu ameliyat da herkesin bildiği gibi kangrenler doğurur, tedavi ertelenir.

Nihayetinde, Türkiye elbette sivil yargı-askeri yargı ikilisini tartışacaktır ancak çözümü iki yargıdan birinin bağımsız olduğuna inanç güçlendiği zaman bulacaktır. Türkiye elbette ordu-siyaset ilişkisini makul bir çizgiye çekecektir ancak bunu ancak gizli gündemleri sorgulanmayacak akımlar yapabilecektir.
Her zaman türban sorununun gerçekten özgürlükçülüğü her alanda samimiyetle savunan sol eğilimli politikalar, Kürt sorununun ise hem bölünmeyi engelleyecek hem de samimiyetle yanlışlarla yüzleşebilecek sağ eğilimli partiler tarafından çözümler yaratıldığında sona ereceğine inanan biri olarak bu ortaya çıkan belgelerin yarattığı rahatsızlığın ancak tedavi sürecinde yeni bir rahatsızlık yaşatmayacak doktorlar tarafından yapılabileceğine, aksi halde bu durumun değişmeden süreceğine inanıyorum.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Taraf ve Taraftar Dernekleri


Bugünkü mevzumuz Taraf ile ilgili. Taraf ve ağırlıklı olarak Taraf okurları hakkında düşündüklerimi yazmayı ertelemem NTV-Taraf kavgasına kadarmış, şimdi tetiklendim.

Taraf gazetesi, Alkım Gazetecilik AŞ adına sahibi Başar Arslan, Gen. Yay. Yön. ve kurucu sıfatıyla Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Yıldıray Oğur, Murat Belge, Alper Görmüş, Ethen Mahçupyan, Halil Berktay, Cihan Aktaş, Demiray Oral, Orhan Miroğlu, Önder Aytaç, Emre Uslu, Rasim O. Kütahyalı, Sevan Nişanyan ve daha birçok ünlü/tartışmalı ismi kadrosunda barındıran bir medya organı.
Kurulduğu günden bu yana Türk (peki Türkiye olsun) basınının en dikkat çeken, en tartışmalı haberlerine imza attılar. Elbette o tarihten bu yana da aşağıda özetleyeceğim iddialarla da suçlandılar. Neydi bu iddialar, ve neden çıkarılmışlardı? Kısaca:

* Amerikan ajanlığı (Yasemin Çongar ve aile bağları temelindeydi iddialar)
* Gülen cemaatinin finansmanında, iktidarın dümen suyunda olmak (Sahibinin Alkım, dağıtımcısının Turkuvaz olmasıyla dayanaklandırılmıştı)
* Belgelerin el altından kasıtlı olarak sızdırıldığı maşa (TSK hakkında ve/veya devam eden ünlü dava ilgili elde edilen belgeler bu iddiayı popülerleştiriyordu)


Tüm bunların doğruluğunu/yanlışlığını, hatta bu şüphelerin gerekliliğini/yersizliğini ve yazarlarının toplumdaki kişisel konum ve algılanışlarını bir kenara koyarak geriye bakarsak, Taraf tarafından duyurulmuş birçok bomba haber karşımıza çıkıyor. "Aktütün baskını"ndan, "el bombası cezası"na yahut "Gülen ve AKP'yi bitirme planı"na dek birçok şok edici ve çoğu doğrulanmış haber ilk kez Taraf gazetesinin avlayabildiği gizli belgelerle ortaya çıktı.


Bir gazetecilik uzmanı değilim, ama okur algım genelde atlatma haberleri, atlatma belgeleri ettiğinden daha fazla takdir eder. Çünkü atlatma haber, el geçirilen belgelerin matbaaya gönderilmesinden ziyade çapraz kontroller ve yeterlilik sorgulamasıyla işlenmiş bir değer sunmaktır.
Taraf önemli ve yer yer başarılı haberlere imza attığından beri içimde yükselen bir "müthiş gazetecilik becerileriyle haber atlatan haberciler" değil "el altından servis edilen belgeleri redaksiyona sokup yayınlayan matbaa" algısı mevcut. Elbette NTV-Taraf kavgasına dek, bunlar hislerden ibaretti.

Burada kısa bir ara verip Taraf okurlarından bahsetmek zorundayım ki yazının sonu derli toplu olsun. Öğrenim hayatımın başından beri gazetelerle, haberlerle haşır neşir olmayı seven biri olarak hafızamda bazı olaylar kalmış. Okuduğum gazeteyi seçerken bazı kriterlerim olmuş ve dahası bu medya organlarında dramatik değişimler, kötüye gidişler ya da güven kaybına sebep olan olaylar yaşandığında bu durumu önyargısızca görmüş ve gazetemi, okuduğum yazarları değiştirmişim. Rauf Tamer'in skandalı ortaya çıkmış okumayı bırakmışım, Milliyet'in ekonomi yaklaşımlarını yanlı bulmuşum almamaya başlamışım, Turhan Selçuk'un karikatürünü saygısızlık olarak görüp Cumhuriyet'e ara vermişim, Radikal İki'ye kızıp Radikal'ı es geçmişim, Doğan haberlerine kızıp Hürriyet'ten soğumuşum ve böyle gitmiş. Tüm bunlar olurken de elenen gazeteleri tümden reddetmek yerine takip etmeye bir şekilde devam edip kendime altın karma bir sentez yapıp onları okumaya karar vermişim. Bütün bunları yapabilmemi sağlayan ise tuttuğu tek takımın Galatasaray olması, gazeteleri takım olarak görmemem. Hiçbir gazeteye babamın oğluymuş gibi güvenmemem, hiçbir cemaatin tasarım ödüllü gazetesine mahkum olmayışım.
Ancak ne yazık ki, bu ülkede zihinlerinin en berrak, ufuklarının ise en açık olduğunu iddia edenler bugün bir gazetenin hayati hatasını dahi savunabiliyor, bu sebeple gazeteyi topa tutanları da "ezberci statükonun son özgür kaleyi yıkmaya çalışan darbecileri" olarak görüyor. Takım tutar gibi gazete tutuyor, yukarıda isimlerini zikrettiğim insanlara babasından çok güveniyor ve nihayetinde aklı selim bir okurda olması gereken tek kavramı, yani "her şartta herkesi sorgulayabilme" yetisini yele veriyor, toprağa gömüyor. Bu zihniyetin bir üst kademesi ise bir eve aynı gazeten dört abonelik almak, gazeteleri apartmanlara bedava bırakmak veya bir yazar çocuk tacizcisi çıksa bile "kol kırılır yen içinde kalır" şiarıyla kedi kumunda eşelenmek elbette. Bu zihniyet, bu medya milliyetçiliği en hafif tabiriyle kör aymazlıktır, bir çift at gözlüğü ve "şu şu şu bir de şu kurumlar kötüdür, gerisi bana uyar" algısı yaratmaktan öteye gidemez.
Gerçi düşününce, bir gazete eline gelen bilgileri sorgulamadan basıyor, okurları da o bilgiler yanlış çıksa bile gazetesini sorgulamıyor, o da bir değişik yüzük kardeşliği...


Doğruya doğru; bir gazete yanlış haber yapabilir, okurlarından ve kamuoyundan özür diler, tekzibini yayınlar ve hayat devam eder. Burada hiçbir sorun göremiyorum.
Lakin Taraf gazetesinin NTV olayındaki tavrı bir "habercilik" değildir ki yalan yanlış habercilik olsun. Ben bir gazetenin bana, doğruladığı, analiz ettiği, önem ve akla yatkınlık değerlendirmesini yaptığı haberi sunmasını isterim, sunmazsa güvenimi yitiririm, bunun altında da başka sebepler ararım.
Taraf'a durmadan belge servis edildiği ya da şöyle diyelim, Taraf muhabirlerinin durmadan gizli belgelere ulaşabilen göz bebeği gazeteciler olduğu malumumuz.
Bir gazetenin eline gelen bu belgilerle ilgili sansasyonel haberler yaparken belgelerin güvenilirliğini ve doğruluğunu, içeriğin eksik mi tam mı, tutarlı mı tutarsız mı olduğunu sorgulayıp öyle basmasını bekleriz. Yani hepimiz bunu bekliyordur umarım. Zira belgeleri bu kontrol süreçlerine tabi tutmazsak birinin odamızın kapısına bıraktığı kağıtları, ya da madem biri servis etmiyor, bizim geceleri camdan içeri girip fotokopisini çektiğimiz belgeleri bir redaktöre götürüp imla hatalarını düzelttirip basmak habercilik değildir. Bu sürecin ürününe de haber denmez. Birgün gelir o gizli kaynaklar birilerini hedef gösterebilecek şekilde, o ya da bu motivasyonlarla size sahte, yanlış bilgi içeren belgeler servis ederler, siz de bunları düşünmeden, çalışmadan, kontrol etmeden basarsınız. Ama kusura bakılmasın bunun adına da yanlış habercilik değil, "maşa"lık diyeceklerdir elbette. Zaten bin çeşit iddia ile samimiyetinizin ve kaynağınızın üzerine gelinen bir gazete iseniz bunun karşınızdakileri haklı çıkaracağı da aşikar.

Taraf güvenilirliğini yitirmiştir, zira bugüne kadar yaptığı doğru addedilen haberleri de dürüst, başarılı, özenli habercilik yöntemlerine değil, kendilerine belgeleri servis edenlerin insafına borçlu oldukları ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Taraf gazetesi bir belge avcısı kurye, gelen belgeleri redaksiyon işlemine sokacak bir redaktör, ve hatta kaynağa göre çevirmen de lazım, bir de basım ekibi kurmak suretiyle başta editörler ve yayın yönetmeni olmak üzere herkesi işten çıkarıp masraflarından kurtulabilir. Boşa maaş ödemek manasız, devir ekonomi devri.

Kalkıp NTV olayı için, ki ne belgenin kaynağında yer almasının ne de gazeteye düşmesinin saçmalık diye nitelendirilebilmesine yetecek kadar abukluk içermesine hiç değinmeyeceğim, "Bize gelen belge yanlıştı ama biz de ne yapalım, basıverdik; eksiklik TİB'den kaynaklanıyor" demek ise iyice şaşırtıcıdır. Çünkü cep telefonuyla helikopter düşürme iddiasını "Ohoo ben daha neler gördüm, bu iddia da gerçek olabilir." diyerek doğrulayabilen muhabirlerin görevidir yapacağı haberin detaylarını soruşturmak. Hele ki çoğumuzun ısrarla es geçtiği "Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünden sorumlu olmak" gibi Türkiye'de çok rahat infial yaratıp belki de kan dökülmesine sebep olabilecek kadar hassas, bin kez kontrol edilmesi gereken haberler yaparken. Mirgün Cabas'ın bu süreçte içinde olduğu risk ne kadar büyükse, özrün bedeli de o oranda büyür. Zaten belli ki Ruşen Çakır bu özrü pek yeterli bulmuş değil.

Tüm okurlar! Haberlerini güvenebileceğiniz süreçlerle kontrol etmeyen ve birgün istismar edilmeleri, belge üreteçlerince kullanılmaları tam da bu sebeple kaçınılmaz olan habercilere de "Olsun boşver, geçenlerde süper bir TSK belgesi yakalamışlardı" naraları atarak destek çıkmak makul görünmüyor. "Başka gazeteler de yalan haber yapıyor" argümanı ise taraftarı olduğunuz gazeteyi yukarı itmediği gibi, bilakis o medya organlarının da debelendiği çukura çekiyor. Türkiye'nin şeffaflaşmasının yolu "Benim tarafım hata da yapsa, varsın olsun" demekle değil, bir gün herkesten hesap sorabilecek kadar uyanık olmaktan geçiyor, hataları hatıralarla örtmeye çalışarak değil. Yani bir dirhem eski belge, bin ayıp örtmüyor.

Özetle, Taraf "habercilik" açısından kendi düzenini sorgulamalı ve haberciliği belge defineciğinden öteye götürebilmelidir. Kaybettiği güvenin tesisi "sarsıcı" belgeler uzmanlığından değil, "sarsıcı" haberler uzmanlığından geçiyor.
Bu süreç boyunca Taraf'ın haberi hazırlankenki üslubundan, NTV yetkilileriyle temas çabalarındaki eksikliklere dek her şey yanlıştır. Bu kadar hassas, ölümcül bir konudaki bir yanlış hakkında ilk gün NTV'ye bağlanıp neredeyse NTV habercilerini azarladı, ertesi gün de özür dileriz diye manşet attı diye "dünyanın özür dileyebilme erdemini gösteren en muhteşem basın organı" payesini bahşetmek kraldan çok kralcılıktır.

Bu yazıyı sona erdirirken bana yöneltilebilecek en önemli eleştiri, oturmuş Taraf'ın NTV ekibini genç gazeteciler olarak tanımlayabilecek kadar tecrübeli gazetecilerine gazetecilik dersi veriyor olmamdır sanırım. Buna da cevabım şu:

Ahmet Altan 23.10.2009 tarihinde NTV ve Gazetecilik başlıklı yazısıyla NTV'ye bir de habercilik dersi verebiliyorsa, ben de kendimi belge koleksiyonculuğu ile güvenilir habercilik arasındaki farkı vurgulayabilecek kadar yetkin hissediyorum.

23 Ekim 2009 Cuma

On Her Majesty's Secret Service

Başlığımız George Lazenby'ın hayat verdiği bir Bond macerasından. Hem majestelerine hizmetin yeri ve önemi hem de gizli ajanlık, uzay teknolojisi ve fantastik komplo teorileriyle konumuzu güzelce temsil ettiğine inanıyorum. Bugün size dün gece, baldırlarım üşümüş bir halde rüyasını gördüğüm bir maceradan bahsedeceğim.

****

Virgül Cabbar ve Tuşan Çakar kanka kıvamında iki habercidir. Ancak bu ikili aslen habercilikle dikkat dağıtan undercover(gizli) ajanlardır. Bu ajanlardan Virgül bir gün otururken aniden kendisine vahiy gelir. Bu vahiyde bir politikacının son anda helikopter kullanarak mitinglere katılmaya karar verdiği bilgisi vardır. Virgül Cabbar durduk yere "İyisi mi bu adamı öldüreyim!" der Hemen bir telefon kulübesine girer, haberci gömleğini çıkarıp ajan gömleğini giyer ve daha evvel e-bay'den aldığı "cepten aranınca manyetik alan yaratarak altimetreyi bozan ve helikopter düşüren" çipi mahalle bakkalının çırağına verir ve tembihler; "Oğlum koş bunu politikacının helikopterine tak, ama hızlı git taksiye bin gerekirse, bizim kanaldan ödenek çıkartırım makbuz almayı unutmazsan!"

Bakkal çırağı bir koşu çipi takmak için helikoptere yollanır. Yaşıtlarından, hatta bazı ünlü gazetecilerden daha zeki çırak, "Ya bu Virgül abi de keşke çipe basit bir devre ekleyiverseymiş, bu telefonla düşürme çipiyle uğraşmazdık. Hem belki dağda havada telefonlar çekmez?" diye de sorgulamalara girişir. Lakin 007 Virgül zaten bu helikopter suikastının emprovize olmasını, inceden füzyon cazı andırmasını dilemektedir.
Çırak helikoptere yaklaşır, çipi camdan içeri atar ve Virgül'ü arayıp haber verir.

Virgül bir koşu kanalının dış haberler santraline oturur bir telefon sapığı gibi helikopterdekileri aramaya başlar. Yüzü aşkın aramaya rağmen helikopterdekiler telefonu açmamaktadır. Ama aynı helikopter yolcuları partinin o esnada başka bir kentteki mitingine bizzat helikopterden telefonla katılmışlardır. Ama Virgül'ün yüzlerce aramasını açan olmaz. İkiyüz üçyüz kez çalan telefon da hiçbir telefon sahibini rahatsız etmez, kimse bu aramaları görmez.

Nihayetinde Virgül'ün otomatiğe aldığı aramaların sonuncusu, elektromanyetik bir etki alanı yaratarak "manuel olarak uçurulan" helikopterin altimetresini "dijital bir komployla bozma mucizesini gerçekleştirerek" politikacı ve beraberindekileri öldürür. Miting için yapılan arama ise dijital çipi Virgül kadar hislendirememiş olsa gerek ki, o düşürememiştir helikopteri.

Büyük yankı getiren olay kayıtlara kaza olarak geçse de birkaç ay sonra Newyorker bir gazeteci olan Cassandra Çıngar ve romantik prens Hikmet Baltan bu olayın aslen politikacıyı öldürmek için düzenlenen dijital bir suikast olduğunu ortaya çıkaran bir haberi gazetelerinde yayınlarlar. Haberde Virgül'ün helikopter yolcularını kazadan sonra habercilik amaçlı değil kazadan önce "Oh Jesus, why dude whoa?!" sorusunu sorduracak kadar şüpheli gayelerle aradığı resmi soruşturma kayıtlarına dayandırılmaktadır.

Virgül, Tuşan ve April O'neil beraberinde kanal yöneticileri ile idam edilir. Cevval habercilerimiz ise bir kiraz ağacı ve bir kadın memesinden oluşan çeşitli Noel sepetleri ile ödüllendirilir.

****

Sonra gülerek uyandım. Neden böyle bir rüyadan gülerek uyandığımı sorgularken rüyamın bir kısmının eksik olduğunu ise farkettim ve şimdi ekleyeyim diyorum.

Virgül'ün yaptığı aramalar kanalın anlaşmalı olduğu servis sağlayıcısı tarafından kayıt altına alınmıştı ve bu kayıtlar Tavaf gazetesininde ve aynı gazetenin iddiasına göre soruşturma dosyasında, çok yanlış bir şekilde GMT (Greenwich Mean Time) düzeniyle yer almaktaydı. Oysa kazanın yaşandığı ülke GMT+2 saat dilimindeydi.
Yani Virgül aslen ajan değil, yaşına göre eli yüzü düzgün bir haberciydi ve aramaları kazadan sonra yapmıştı; 14.46 aslen 16.46'ydı. Virgül ne motive sahibiydi ne eylemin kendisi ile alakası vardı ve yaptığı açıklamaların haklılığı ortaya çıkmıştı. Ortada bir bakkal ve çırağı olsa da uzay teknolojisiyle üretilen suikast çipi ortalarda yoktu. Helikopterdekilerin yüzlerce aramadan rahatsız olmama sebebi ise aramaların onlar muhtemelen bu dünyadan göçtükten sonra gerçekleşmiş olmasıydı.
Bu gelişmelerin üzerine April O'neil sevinçten tulumunu çıkarıp üzerime doğru... (hmm, sanırım rüyanın bu kısmı bana kalmalı)

Peki ya diğer taraf? Çıngar, Baltan ve muhabir ise "Biz kanalın otoparktan sorumlu müdürünü aramıştık o bize 'Ya Nüyork Knicks maçı ne oldu?' diye cevap verdi" ve "Bence biz haklıyız, biz her belgeyi her haberi oturup doğrusu nedir diye mi araştıracağız canım işimiz mi yok, gazeteci miyiz lan gerçekten?" diye ekledi.


Sonra gülerek uyandım, bunlara gülüyormuşum.

Takma Virgül keyfine bak.