26 Ekim 2009 Pazartesi

Pakistan'da Darbe Sesleri

Fenerbahçe-Galatasaray derbisiyle geçen bir pazarın ardından özellikle Ortadoğu ve Yakın Asya'da durum karışık.

Eski dost Pakistan, geçtiğimiz iki hafta boyunca önce Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u, hemen ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı ağırladı. Dünyanın en çileli coğrafyalarından birinde, Amerikan operasyonları ve Afganistan'daki kaos sürerken, Pakistan da dirliğini sağlamakta çok zorlanıyor. Tam da darbe söylentilerinin yüksek sesle telaffuz edilmeye başladığı bu hafta başbakanın orada olması, Pakistan siyasetine bir soluk aldırabilir mi?

Bu günlerde Pakistan için iki tehdit iyice ayyuka çıkmış gibi görünüyor. Pencap ve Belucistan'daki ayrılıkçı isyanlar Başbakan Gilani'nin zaten sorgulanan otoritesinin boyunu aşmış durumda. Bu iç karışıklığın devamının ayrılıkçılıkla sonuçlanacak olması halihazırda limoni olan asker-siyaset ilişkisinde bir darbeyi muhtemel sonuç kılmak üzere.. Dahası Rusya, Çin ve ABD'nin, ki aynı anda Hindistan'ı da idare etmek zorunda, pozisyon almaya çalıştığı bölgede darbeyi bence çok olası kılan bir diğer etken de Pencap'taki sorunların büyümesi durumunda İran'ın toprak bütünlüğünün de tehlikeye girebilecek olması. Hem ordunun siyasetle anlaşmazlığı, hem de karışıklığın büyümesi durumunda fiili bir bölünmenin meydana gelecek olması üzerine Pakistan yöneticilerinin yaptığı büyük yolsuzluklar olduğu iddiaları da eklenice darbe olasılığı tavan yapıyor. Taliban'a yakınlığı da es geçmemek lazım ki bu Taliban eğilimi eğer bir darbe olursa darbenin Taliban'ın mı Amerika'nın mı hayrına olacağı sorusunu doğurmakta. Ülkede seçim sıklığında darbe yapıldığı da bir gerçek.

Ancak Pakistan'ın önünde, kısa ve orta vadede dört bir yanını saran dış baskılardan kurtulması mümkün olmasa da, bir yol daha olabilir. Bu zor da olsa, batı devletlerinin dillerinden düşmeyen demokrasi projesi gereği askeri bir yönetim yerine yeni ve daha kapsayıcı bir koalisyonun vücut bulup mücadeleye başlaması olabilir. Çünkü başta ABD olmak üzere dış dünya için şu anda bir Pakistan darbesi, birinci öncelikle önlenmesi gereken bir felaket. Bunun da sonucu başta Afganistan olmak üzere her yerde Taliban ile mücadelenin sertleşmesi ve yoğunlaşması olacaktır. Pakistan ordusu geçtiğimiz gün Taliban'ın Kotkai üssünü ele geçirmeyi başardı örneğin. Krizin yavaş yavaş uzaklaştığı bir dönemde Irak'tan çekilme takvimi belirlemiş Obama hükümetinin Afganistan'a daha çok asker ve para sevkedebilmesi mümkün mü bilemiyorum, ki şüphesiz askeri destek için kapısı ilk çalınacak ülkelerdeniz.

Önümüzdeki günler ne gösteriri bilemiyorum ama yazıyı The Guardian yazarı Simon Tisdall'un bir sözü ile bitirmek istiyorum:

"ABD gibi dostları varken, Pakistan'ın düşmana ihtiyacı var mı?"

24 Ekim 2009 Cumartesi

Taraf ve Taraftar Dernekleri


Bugünkü mevzumuz Taraf ile ilgili. Taraf ve ağırlıklı olarak Taraf okurları hakkında düşündüklerimi yazmayı ertelemem NTV-Taraf kavgasına kadarmış, şimdi tetiklendim.

Taraf gazetesi, Alkım Gazetecilik AŞ adına sahibi Başar Arslan, Gen. Yay. Yön. ve kurucu sıfatıyla Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Yıldıray Oğur, Murat Belge, Alper Görmüş, Ethen Mahçupyan, Halil Berktay, Cihan Aktaş, Demiray Oral, Orhan Miroğlu, Önder Aytaç, Emre Uslu, Rasim O. Kütahyalı, Sevan Nişanyan ve daha birçok ünlü/tartışmalı ismi kadrosunda barındıran bir medya organı.
Kurulduğu günden bu yana Türk (peki Türkiye olsun) basınının en dikkat çeken, en tartışmalı haberlerine imza attılar. Elbette o tarihten bu yana da aşağıda özetleyeceğim iddialarla da suçlandılar. Neydi bu iddialar, ve neden çıkarılmışlardı? Kısaca:

* Amerikan ajanlığı (Yasemin Çongar ve aile bağları temelindeydi iddialar)
* Gülen cemaatinin finansmanında, iktidarın dümen suyunda olmak (Sahibinin Alkım, dağıtımcısının Turkuvaz olmasıyla dayanaklandırılmıştı)
* Belgelerin el altından kasıtlı olarak sızdırıldığı maşa (TSK hakkında ve/veya devam eden ünlü dava ilgili elde edilen belgeler bu iddiayı popülerleştiriyordu)


Tüm bunların doğruluğunu/yanlışlığını, hatta bu şüphelerin gerekliliğini/yersizliğini ve yazarlarının toplumdaki kişisel konum ve algılanışlarını bir kenara koyarak geriye bakarsak, Taraf tarafından duyurulmuş birçok bomba haber karşımıza çıkıyor. "Aktütün baskını"ndan, "el bombası cezası"na yahut "Gülen ve AKP'yi bitirme planı"na dek birçok şok edici ve çoğu doğrulanmış haber ilk kez Taraf gazetesinin avlayabildiği gizli belgelerle ortaya çıktı.


Bir gazetecilik uzmanı değilim, ama okur algım genelde atlatma haberleri, atlatma belgeleri ettiğinden daha fazla takdir eder. Çünkü atlatma haber, el geçirilen belgelerin matbaaya gönderilmesinden ziyade çapraz kontroller ve yeterlilik sorgulamasıyla işlenmiş bir değer sunmaktır.
Taraf önemli ve yer yer başarılı haberlere imza attığından beri içimde yükselen bir "müthiş gazetecilik becerileriyle haber atlatan haberciler" değil "el altından servis edilen belgeleri redaksiyona sokup yayınlayan matbaa" algısı mevcut. Elbette NTV-Taraf kavgasına dek, bunlar hislerden ibaretti.

Burada kısa bir ara verip Taraf okurlarından bahsetmek zorundayım ki yazının sonu derli toplu olsun. Öğrenim hayatımın başından beri gazetelerle, haberlerle haşır neşir olmayı seven biri olarak hafızamda bazı olaylar kalmış. Okuduğum gazeteyi seçerken bazı kriterlerim olmuş ve dahası bu medya organlarında dramatik değişimler, kötüye gidişler ya da güven kaybına sebep olan olaylar yaşandığında bu durumu önyargısızca görmüş ve gazetemi, okuduğum yazarları değiştirmişim. Rauf Tamer'in skandalı ortaya çıkmış okumayı bırakmışım, Milliyet'in ekonomi yaklaşımlarını yanlı bulmuşum almamaya başlamışım, Turhan Selçuk'un karikatürünü saygısızlık olarak görüp Cumhuriyet'e ara vermişim, Radikal İki'ye kızıp Radikal'ı es geçmişim, Doğan haberlerine kızıp Hürriyet'ten soğumuşum ve böyle gitmiş. Tüm bunlar olurken de elenen gazeteleri tümden reddetmek yerine takip etmeye bir şekilde devam edip kendime altın karma bir sentez yapıp onları okumaya karar vermişim. Bütün bunları yapabilmemi sağlayan ise tuttuğu tek takımın Galatasaray olması, gazeteleri takım olarak görmemem. Hiçbir gazeteye babamın oğluymuş gibi güvenmemem, hiçbir cemaatin tasarım ödüllü gazetesine mahkum olmayışım.
Ancak ne yazık ki, bu ülkede zihinlerinin en berrak, ufuklarının ise en açık olduğunu iddia edenler bugün bir gazetenin hayati hatasını dahi savunabiliyor, bu sebeple gazeteyi topa tutanları da "ezberci statükonun son özgür kaleyi yıkmaya çalışan darbecileri" olarak görüyor. Takım tutar gibi gazete tutuyor, yukarıda isimlerini zikrettiğim insanlara babasından çok güveniyor ve nihayetinde aklı selim bir okurda olması gereken tek kavramı, yani "her şartta herkesi sorgulayabilme" yetisini yele veriyor, toprağa gömüyor. Bu zihniyetin bir üst kademesi ise bir eve aynı gazeten dört abonelik almak, gazeteleri apartmanlara bedava bırakmak veya bir yazar çocuk tacizcisi çıksa bile "kol kırılır yen içinde kalır" şiarıyla kedi kumunda eşelenmek elbette. Bu zihniyet, bu medya milliyetçiliği en hafif tabiriyle kör aymazlıktır, bir çift at gözlüğü ve "şu şu şu bir de şu kurumlar kötüdür, gerisi bana uyar" algısı yaratmaktan öteye gidemez.
Gerçi düşününce, bir gazete eline gelen bilgileri sorgulamadan basıyor, okurları da o bilgiler yanlış çıksa bile gazetesini sorgulamıyor, o da bir değişik yüzük kardeşliği...


Doğruya doğru; bir gazete yanlış haber yapabilir, okurlarından ve kamuoyundan özür diler, tekzibini yayınlar ve hayat devam eder. Burada hiçbir sorun göremiyorum.
Lakin Taraf gazetesinin NTV olayındaki tavrı bir "habercilik" değildir ki yalan yanlış habercilik olsun. Ben bir gazetenin bana, doğruladığı, analiz ettiği, önem ve akla yatkınlık değerlendirmesini yaptığı haberi sunmasını isterim, sunmazsa güvenimi yitiririm, bunun altında da başka sebepler ararım.
Taraf'a durmadan belge servis edildiği ya da şöyle diyelim, Taraf muhabirlerinin durmadan gizli belgelere ulaşabilen göz bebeği gazeteciler olduğu malumumuz.
Bir gazetenin eline gelen bu belgilerle ilgili sansasyonel haberler yaparken belgelerin güvenilirliğini ve doğruluğunu, içeriğin eksik mi tam mı, tutarlı mı tutarsız mı olduğunu sorgulayıp öyle basmasını bekleriz. Yani hepimiz bunu bekliyordur umarım. Zira belgeleri bu kontrol süreçlerine tabi tutmazsak birinin odamızın kapısına bıraktığı kağıtları, ya da madem biri servis etmiyor, bizim geceleri camdan içeri girip fotokopisini çektiğimiz belgeleri bir redaktöre götürüp imla hatalarını düzelttirip basmak habercilik değildir. Bu sürecin ürününe de haber denmez. Birgün gelir o gizli kaynaklar birilerini hedef gösterebilecek şekilde, o ya da bu motivasyonlarla size sahte, yanlış bilgi içeren belgeler servis ederler, siz de bunları düşünmeden, çalışmadan, kontrol etmeden basarsınız. Ama kusura bakılmasın bunun adına da yanlış habercilik değil, "maşa"lık diyeceklerdir elbette. Zaten bin çeşit iddia ile samimiyetinizin ve kaynağınızın üzerine gelinen bir gazete iseniz bunun karşınızdakileri haklı çıkaracağı da aşikar.

Taraf güvenilirliğini yitirmiştir, zira bugüne kadar yaptığı doğru addedilen haberleri de dürüst, başarılı, özenli habercilik yöntemlerine değil, kendilerine belgeleri servis edenlerin insafına borçlu oldukları ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Taraf gazetesi bir belge avcısı kurye, gelen belgeleri redaksiyon işlemine sokacak bir redaktör, ve hatta kaynağa göre çevirmen de lazım, bir de basım ekibi kurmak suretiyle başta editörler ve yayın yönetmeni olmak üzere herkesi işten çıkarıp masraflarından kurtulabilir. Boşa maaş ödemek manasız, devir ekonomi devri.

Kalkıp NTV olayı için, ki ne belgenin kaynağında yer almasının ne de gazeteye düşmesinin saçmalık diye nitelendirilebilmesine yetecek kadar abukluk içermesine hiç değinmeyeceğim, "Bize gelen belge yanlıştı ama biz de ne yapalım, basıverdik; eksiklik TİB'den kaynaklanıyor" demek ise iyice şaşırtıcıdır. Çünkü cep telefonuyla helikopter düşürme iddiasını "Ohoo ben daha neler gördüm, bu iddia da gerçek olabilir." diyerek doğrulayabilen muhabirlerin görevidir yapacağı haberin detaylarını soruşturmak. Hele ki çoğumuzun ısrarla es geçtiği "Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünden sorumlu olmak" gibi Türkiye'de çok rahat infial yaratıp belki de kan dökülmesine sebep olabilecek kadar hassas, bin kez kontrol edilmesi gereken haberler yaparken. Mirgün Cabas'ın bu süreçte içinde olduğu risk ne kadar büyükse, özrün bedeli de o oranda büyür. Zaten belli ki Ruşen Çakır bu özrü pek yeterli bulmuş değil.

Tüm okurlar! Haberlerini güvenebileceğiniz süreçlerle kontrol etmeyen ve birgün istismar edilmeleri, belge üreteçlerince kullanılmaları tam da bu sebeple kaçınılmaz olan habercilere de "Olsun boşver, geçenlerde süper bir TSK belgesi yakalamışlardı" naraları atarak destek çıkmak makul görünmüyor. "Başka gazeteler de yalan haber yapıyor" argümanı ise taraftarı olduğunuz gazeteyi yukarı itmediği gibi, bilakis o medya organlarının da debelendiği çukura çekiyor. Türkiye'nin şeffaflaşmasının yolu "Benim tarafım hata da yapsa, varsın olsun" demekle değil, bir gün herkesten hesap sorabilecek kadar uyanık olmaktan geçiyor, hataları hatıralarla örtmeye çalışarak değil. Yani bir dirhem eski belge, bin ayıp örtmüyor.

Özetle, Taraf "habercilik" açısından kendi düzenini sorgulamalı ve haberciliği belge defineciğinden öteye götürebilmelidir. Kaybettiği güvenin tesisi "sarsıcı" belgeler uzmanlığından değil, "sarsıcı" haberler uzmanlığından geçiyor.
Bu süreç boyunca Taraf'ın haberi hazırlankenki üslubundan, NTV yetkilileriyle temas çabalarındaki eksikliklere dek her şey yanlıştır. Bu kadar hassas, ölümcül bir konudaki bir yanlış hakkında ilk gün NTV'ye bağlanıp neredeyse NTV habercilerini azarladı, ertesi gün de özür dileriz diye manşet attı diye "dünyanın özür dileyebilme erdemini gösteren en muhteşem basın organı" payesini bahşetmek kraldan çok kralcılıktır.

Bu yazıyı sona erdirirken bana yöneltilebilecek en önemli eleştiri, oturmuş Taraf'ın NTV ekibini genç gazeteciler olarak tanımlayabilecek kadar tecrübeli gazetecilerine gazetecilik dersi veriyor olmamdır sanırım. Buna da cevabım şu:

Ahmet Altan 23.10.2009 tarihinde NTV ve Gazetecilik başlıklı yazısıyla NTV'ye bir de habercilik dersi verebiliyorsa, ben de kendimi belge koleksiyonculuğu ile güvenilir habercilik arasındaki farkı vurgulayabilecek kadar yetkin hissediyorum.

23 Ekim 2009 Cuma

On Her Majesty's Secret Service

Başlığımız George Lazenby'ın hayat verdiği bir Bond macerasından. Hem majestelerine hizmetin yeri ve önemi hem de gizli ajanlık, uzay teknolojisi ve fantastik komplo teorileriyle konumuzu güzelce temsil ettiğine inanıyorum. Bugün size dün gece, baldırlarım üşümüş bir halde rüyasını gördüğüm bir maceradan bahsedeceğim.

****

Virgül Cabbar ve Tuşan Çakar kanka kıvamında iki habercidir. Ancak bu ikili aslen habercilikle dikkat dağıtan undercover(gizli) ajanlardır. Bu ajanlardan Virgül bir gün otururken aniden kendisine vahiy gelir. Bu vahiyde bir politikacının son anda helikopter kullanarak mitinglere katılmaya karar verdiği bilgisi vardır. Virgül Cabbar durduk yere "İyisi mi bu adamı öldüreyim!" der Hemen bir telefon kulübesine girer, haberci gömleğini çıkarıp ajan gömleğini giyer ve daha evvel e-bay'den aldığı "cepten aranınca manyetik alan yaratarak altimetreyi bozan ve helikopter düşüren" çipi mahalle bakkalının çırağına verir ve tembihler; "Oğlum koş bunu politikacının helikopterine tak, ama hızlı git taksiye bin gerekirse, bizim kanaldan ödenek çıkartırım makbuz almayı unutmazsan!"

Bakkal çırağı bir koşu çipi takmak için helikoptere yollanır. Yaşıtlarından, hatta bazı ünlü gazetecilerden daha zeki çırak, "Ya bu Virgül abi de keşke çipe basit bir devre ekleyiverseymiş, bu telefonla düşürme çipiyle uğraşmazdık. Hem belki dağda havada telefonlar çekmez?" diye de sorgulamalara girişir. Lakin 007 Virgül zaten bu helikopter suikastının emprovize olmasını, inceden füzyon cazı andırmasını dilemektedir.
Çırak helikoptere yaklaşır, çipi camdan içeri atar ve Virgül'ü arayıp haber verir.

Virgül bir koşu kanalının dış haberler santraline oturur bir telefon sapığı gibi helikopterdekileri aramaya başlar. Yüzü aşkın aramaya rağmen helikopterdekiler telefonu açmamaktadır. Ama aynı helikopter yolcuları partinin o esnada başka bir kentteki mitingine bizzat helikopterden telefonla katılmışlardır. Ama Virgül'ün yüzlerce aramasını açan olmaz. İkiyüz üçyüz kez çalan telefon da hiçbir telefon sahibini rahatsız etmez, kimse bu aramaları görmez.

Nihayetinde Virgül'ün otomatiğe aldığı aramaların sonuncusu, elektromanyetik bir etki alanı yaratarak "manuel olarak uçurulan" helikopterin altimetresini "dijital bir komployla bozma mucizesini gerçekleştirerek" politikacı ve beraberindekileri öldürür. Miting için yapılan arama ise dijital çipi Virgül kadar hislendirememiş olsa gerek ki, o düşürememiştir helikopteri.

Büyük yankı getiren olay kayıtlara kaza olarak geçse de birkaç ay sonra Newyorker bir gazeteci olan Cassandra Çıngar ve romantik prens Hikmet Baltan bu olayın aslen politikacıyı öldürmek için düzenlenen dijital bir suikast olduğunu ortaya çıkaran bir haberi gazetelerinde yayınlarlar. Haberde Virgül'ün helikopter yolcularını kazadan sonra habercilik amaçlı değil kazadan önce "Oh Jesus, why dude whoa?!" sorusunu sorduracak kadar şüpheli gayelerle aradığı resmi soruşturma kayıtlarına dayandırılmaktadır.

Virgül, Tuşan ve April O'neil beraberinde kanal yöneticileri ile idam edilir. Cevval habercilerimiz ise bir kiraz ağacı ve bir kadın memesinden oluşan çeşitli Noel sepetleri ile ödüllendirilir.

****

Sonra gülerek uyandım. Neden böyle bir rüyadan gülerek uyandığımı sorgularken rüyamın bir kısmının eksik olduğunu ise farkettim ve şimdi ekleyeyim diyorum.

Virgül'ün yaptığı aramalar kanalın anlaşmalı olduğu servis sağlayıcısı tarafından kayıt altına alınmıştı ve bu kayıtlar Tavaf gazetesininde ve aynı gazetenin iddiasına göre soruşturma dosyasında, çok yanlış bir şekilde GMT (Greenwich Mean Time) düzeniyle yer almaktaydı. Oysa kazanın yaşandığı ülke GMT+2 saat dilimindeydi.
Yani Virgül aslen ajan değil, yaşına göre eli yüzü düzgün bir haberciydi ve aramaları kazadan sonra yapmıştı; 14.46 aslen 16.46'ydı. Virgül ne motive sahibiydi ne eylemin kendisi ile alakası vardı ve yaptığı açıklamaların haklılığı ortaya çıkmıştı. Ortada bir bakkal ve çırağı olsa da uzay teknolojisiyle üretilen suikast çipi ortalarda yoktu. Helikopterdekilerin yüzlerce aramadan rahatsız olmama sebebi ise aramaların onlar muhtemelen bu dünyadan göçtükten sonra gerçekleşmiş olmasıydı.
Bu gelişmelerin üzerine April O'neil sevinçten tulumunu çıkarıp üzerime doğru... (hmm, sanırım rüyanın bu kısmı bana kalmalı)

Peki ya diğer taraf? Çıngar, Baltan ve muhabir ise "Biz kanalın otoparktan sorumlu müdürünü aramıştık o bize 'Ya Nüyork Knicks maçı ne oldu?' diye cevap verdi" ve "Bence biz haklıyız, biz her belgeyi her haberi oturup doğrusu nedir diye mi araştıracağız canım işimiz mi yok, gazeteci miyiz lan gerçekten?" diye ekledi.


Sonra gülerek uyandım, bunlara gülüyormuşum.

Takma Virgül keyfine bak.

22 Ekim 2009 Perşembe

Shakira Şaşırttı


Lily Allen geçtiğimiz günlerde hükümetin sanat eseri korsanlığına karşı hazırlandığı sert darbeye destek vermişti. Dünya Arjantin'e minare Peru'ya mottosuyla yaşayan güzel insanların kıtası Güney Amerika'nın ünlü şarkıcısı Shakira ise, Daily Mail'e konu ile ilgili şaşırtıcı bir açıklama yapmış:

"Bence bu güzel bir şey, beni hayranlarıma yaklaştırıyor. Müziğin demokratikleşmesi gibi düşünebiliriz. Müzik bir hediyedir ve öyle kalmalıdır"

Herkes Shakira'nın milyoner bir pop yıldızı olma rahatlığıyla bunları öylediğini düşünse de onunla hemfikir olan isimler yok değil. Nick Mason (Pink Floyd) ve Ed O'Brien (Radiohead) gibi zengin müzisyenler de korsan paylaşıma karşı olmadıklarını dillendirmişti.

Benim konu ile ilgili yorumum bu haberi alana dek farklıysa da, Shakira neylerse güzel eyler diyerek hemen konulduğum kabın şeklini alıyorum.

İstanbul Barosu'ndan Açıklama


Birkaç gündür ülke gündeminin ilk sırasını işgal eden 34 teröristin teslim olması hadisesi ve sonrasında yaşanan karşılama rezaleti, İstanbul Barosu'nun da bir yazılı açıklamayla fikir bildirmesine sebep oldu.

"Terör örgütü liderinin talimatıyla ülkemize Habur Sınır Kapısı'ndan giriş yapan 34 kişinin girdikleri andan, serbest bırakıldıkları sürece değin yaşananlar, hukuku ve yargı erkini doğrudan ilgilendirdiği için baromuzca bu konuda bir görüş açıklanması zorunlu olmuştur.
Öncelikle belirtilmelidir ki, ulusumuzu oluşturan insanların bir arada ve eşit biçimde kardeşlik duygularıyla huzurlu ve güvenli bir ortamda yaşamlarını sürdürmeleri en büyük dileğimizdir. Bunun sağlanması için ulus bütünlüğümüzü bozmayacak biçimde adımlar atılması son derece önemlidir. Ancak yıllardır ülkemizde terörist faaliyetlerde bulunan örgüt üyelerinin ve yandaşlarının otobüs üzerinden halkı selamlamaya dek varan davranışlarının onaylanması mümkün değildir. Anayasasında hukuk devleti olduğu yazılan bir ülkede hiç kimse terör örgütüne ve yandaşlarına kahraman muamelesi yapamaz, yapmamalıdır.
Burada eleştirilmesi gereken en önemli nokta, Hukukun Üstünlüğü ve Yargı Bağımsızlığı ilkelerinin ihlal edilmiş olmasıdır.
Bu teslim olma-teslim alma şovunda yaşananlar en başta o hukuk devleti kurum ve kurallarını içine sindirmiş ve ona göre yaşam biçimi sürdüren vatandaşlarımıza saygısızlık; kanunlara aykırılık oluşturmuştur. Unutulmamalıdır ki, sınırdan giriş yapan kişiler, yine bu ülkeye, bu hukuk devletine ve bu ülkenin ceza yasası olan TCK'da yer alan etkin pişmanlık düzenlemelerine güvenerek, sınırı geçmişlerdir. Bu gerçek hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Gelen 34 kişinin sorgulanması sürecinde de açıkça hukuka aykırılıklar ve yargı bağımsızlığı ilkelerine gölge düşürecek davranışlar yaşandığı gözlemlenmektedir. Şüphelilerin sınırdan alınıp görevli Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmeleri gerekirken, Vali Yardımcısı tarafından karşılanıp "Hoş geldiniz" denmesi, kendileri için ayrı bir mahkeme kurulması, talimatla savcı ve hakim görevlendirilmesi, hakim ve savcıların helikopterlerle çadır mahkemelere taşınması ve sorguların burada yapılması, bu savcı ve hakimlerin şüphelilerin suç teşkil eden bazı beyanlarını tutanağa geçirmeyerek ya da bu beyanların kullanılmaması konusunda müdafii avukatlardan ricacı olmaları, normal bir hukuk devletinde yaşanabilecek olay ve olgular değildir.

Salt duvara yazı yazdığı için yıllarca yargılanıp cezaevlerinde tutulan çocuklar gerçeği karşımızda duruyorken, pişman olduklarını beyan etmedikleri halde bu kişilerin TCK'nın 221. maddesinden yararlandırılıp serbest bırakılmaları hukuk devleti ve adil yargılanma ilkeleriyle bağdaştırılamaz. Bu durum doğal hâkim ilkesine de açıkça aykırıdır.

Yaşanan süreç, yargının bağımsızlığını yitirerek, Anayasanın 138. maddesinde yer alan hiç kimsenin mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez hükmüne karşın, yargı yürütmenin denetimindeymiş gibi bir izlenim doğmasına neden olmuştur. Daha iş yargıya intikal etmeden siyasi iktidar temsilcilerinin gelenlerin serbest bırakılacağı yönünde sözler vermesi, adalet üzerindeki yürütmenin açık izlerini göstermektedir.

Yargı kurumlarının görevlerini tam ve bağımsız bir şekilde yerine getirmeleri bir zorunluluktur. Bu zorunluluk yalnızca herkesin kanun önünde eşit olduğunun yazıldığı Anayasa gereği değil, aynı zamanda demokrasiye ve yargıya olan güven ilkesinin de önemli bir koşuludur."

****

Açıklama yeterince açık. DTP seçmenleri ve PKK sempatizanlarının rahatsız edici şölenleri başta halkın büyük bir bölümü olmak üzere iktidar, cumhurbaşkanlığı, muhalefet ve sivil toplum kuruluşları tarafından tepkiyle karşılaştı. Tepkilerin şiddeti ise sahiplerinin açılım yelpazesinin hangi kıvrımında durduklarıyla orantılıydı elbette.
Bu gösteriyi kimse kusura bakmasın "freak show" olarak nitelendirmek yanlış olmaz kanaatindeyim. Zaten Cem Gariboğlu'nun teslim oluşu bile daha plansız kalır bunun yanında. Zorla pişmanlık yasasına dahil edilen, pişmanlık duymayan propagandist örgüt üyeleri gerilla kıyafetleri içinde jiplerle teşrif ettiler. Aksini düşünenlere son iki gündür haber bültenlerinde yayınlanan görüntülere, gazetelere düşen fotoğraflara bakmasını alık veriyorum. Aslında bu karşılama garabeti, Türkiye'nin liberal olduğunu iddia eden ve bu sebeple radikal dincisinden etnik faşistine dek ana akım olmadığı sürece tüm kitlelere gaz veren, destek çıkan yazarları akıllandırmıştır hatta "Şu işe bak, şu olanlara bak, ya biz saflık etmişiz" dedirtir diye düşünmedim değil. Ama hemen geçti bu düşünce. İdrak yolları enfeksiyonu...

Yargının siyasallaşması konusunda özellikle son dört yıldır yoğunlaşmış birçok tartışma var. Bunu barolara ve yeni yasa tasarısı görüşmelerine bırakıp bazı gündem elementlerinin iki yüzlülüğü üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Bundan birkaç sene evvel iki siyasi parti için kapatma davalarının gündem olduğu günlerde, bir tartışma programı katılımıcısı şuna benzer bir şeyler zikretmişti:
"Adalet ve Kalkınma Partisi için açılan kapatma davası hukuki değildir, yargı siyasallaşmıştır, bu büyük bir tehlikedir."
Buraya kadar tutarsızlık içermediğine inandığım bu yorumun beş dakika ardından ise aynı şahıs şu cümleyi sarf etmişti:
"DTP kesinlikle kapatılmamalıdır, böyle bir dava ve olası kapatma sonucu siyaseten zararlar doğurabilir."

Al buyur, ne oldu siyasallaşan yargının büyük tehlikeleri? İsteyince köktencidemokrat, isteyince özgürlük savaşçısı, istemeyince oyunbozanlık. İşte bu ikircik zihniyetini sağ elimizde tutup sol elimize de bu karşılama olaylarını koyarsak yargının siyasallaşması üzerinden nasıl da ikiyüzlü bir süreç yaşandığını dikkatle görebiliriz.

İstanbul Barosu diyor ki, tutuklanıp ifadeleri alınması gereken kişileri vali yardımcısı karşılıyor, helikopterler tutuluyor seyyar mahkemeler kuruluyor. DTP lideri Türk, ki kendisinin partisine nazaran daha aklıselim olduğuna inananlardanım, diyor ki; "Türkiye bu sorunu (teröristlerin tutuklanması ihtimali) çözmelidir."
Ama belli ki yargıyla, hukukla değil, siyaseten çözmeliymiş. Ya sonra, iki gün sonra yine bu insanlar yargının siyasallaştığını iddia etmeyecekler mi? Yoksa geçerli mantık "Yargı hep size siyasallaştı biraz da bize siyasallaşsın!" mıdır?
Bugün teslim olan teröristler kalkıp "Bizi meclise götürün açıklamalar ve görüşmeler yapacağız!" deme cüretini gösteriyorsa bunun sorumlusu kimdir?
Ya da biri ülkenin en önemli davalarından birinde içeride bulunan ve belki de içlerinde gerçek suçluları da barındıran bir süreç hakkında bu kötüyü kıyas olarak kabul ederse kimin verecek cevabı, sağlam zemini kalır?

Şimdi Avrupa'dan bir avuç PKK mensubu daha geliyormuş, PKK Almanya'dan törenle uğurlayacakmış, muhtemeldir ki burda da yeni bir panayırla karşılanırlar. Onların güzergahı da belli.
Bu yüzden benden tavsiye, Almanya'dan falan siparişi olan varsa bunlara versin, 2-3 litre sınıfına takılıp viski getiremeyen falan varsa bunlar tonla getirir.

Zannetmiyorum ki havalimanında senin benim gibi üstleri aransın.

"Pasaport Kanunu'na muhalefet, teröristlerin kahraman gibi karşılanması ya da bu yerel yönetim organizasyonlu zılgıtlar ufak detaylardır efendim takılmayınız." deniyor. Peki takılmayalım madem.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Restructing Plan

Haberimiz acı.

"Effective October 20, 2009, the Board of Directors of Sun Microsystems, Inc., in light of the delay in the closing of the acquisition of the Company, approved a plan to better align the Company’s resources with its strategic business objectives, including reducing its workforce across the North America, EMEA, APAC and Emerging Markets regions by up to 3,000 employees over the next 12 months.

The Company expects to incur total charges ranging from $75 million to $125 million over the next several quarters in connection with the Restructuring Plan, the majority of which relates to cash severance costs and is expected to be incurred in the second and third quarters of the fiscal year ending June 30, 2010."

Kaynak için tıklayınız

Yani ne diyor?
Özetle şirketin devrinde yaşanan gecikme hasebiyle Sun, şirket kaynaklarını stratejik hedefleri doğrultusunda daha etkin kullanabilmek amacıyla bir Yeniden Yapılanma Planı hazırlamış. Bu plan doğrultusunda da dünya genelinde 3000 çalışanının işine son vereceğini açıkladı.
Bu işten çıkarmaların ve genel olarak yapılanma planının şirkete, 30 Haziran 2010'da sona erecek mali yılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde gerçekleşmek üzere 75 ila 125 milyon dolar arasında bir meblağa mal olması bekleniyor.

Sun'ın bu satın alma işleri krize denk gelince anlaşılıyor ki işten çıkarmalar daha kanlı oldu. Şimdi gözler facebook aktivistlerimizde. Bence pek yakında "Sun MS'i protesto edin, internette okey tavla oynamayın!" temalı java boykotu çağrıları posta kutularımızı şenlendirir.

"Yeni Gruplar Yolda"

Bugünkü manşetimiz Cumhuriyet'ten. Taraf'ın "Biji Tayyip Erdoğan" manşetini ise pek ilginçti. İçişleri Bakanı Beşir Atalay yaptığı açıklamada bir grup PKK mensubunun daha ülkeye dönerek teslim olacağı sinyallerini verdi. Grubun 150 kişi civarında olacağı da söylentiler arasında. Dün yaşanan terör örgütü şovundan rahatsızlığını belirten Başbakan Erdoğan, gövde gösterisine dönüşecek olayların açılma zarar vereceğinden bahsetti. MHP Lideri Bahçeli ise "Gelenler hac kafilesi değil." diyerek gösterilere tepkisini ortaya koydu. DTP ise Diyarbakır'da yapacağı mitingi iptal edeceği söylenmesine rağmen mitingi gerçekleştirdi ancak seçmenlerine sağduyu ve sürece destek olma çağrısı yaptı. Ne kadar gerçekleşir bekleyip göreceğiz.

"Kriz bitti mi?" "Emtia ne olur?""Altın fiyatları sekiz kat artar mı yoksa 800 dolar civarında mı kalır?" tartışıladursun, benzin fiyatları zamlandı. Benzinde son onbeş ayın en yüksek fiyatları geçerli olacak.

Bugünün bir diğer gelişmesi de ayrıca Ermenistan ile imzalanan protokollerin de TBMM Başkanlığı'na ulaşmasıydı. İlerleyen günlerde protokollerden bahsedeceğim.

Son olarak üç futbol takımımız bu akşam ve yarın akşam Avrupa sınavlarına çıkıyorlar, maçlar Star TV ve D-Smart'ta. Avrupa Ligi karşılaşmasında Galatasaray'a başarılar dileyerek yazıyı sonlandırıyorum.